1978’den 2026’ya Gazetecilik, Belgeselcilik Hatıralarım ve Şeyh Edebali’nin Manevi Mirası vefatının 700 yılı anısına çektiğimiz belgeselimiz
2026 yılı, Bilecik ve Türk-İslam tarihi açısından önemli bir yıl olarak kayıtlara geçti.
Şeyh Edebali’nin vefatının 700. yılı, UNESCO’nun Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri Programı’na dâhil edildi. Bu karar, Türkiye’nin teklifi ve kardeş ülkelerin desteğiyle UNESCO’nun 43. Genel Konferansı’nda alındı.
Böylece 2026 yılı, Şeyh Edebali’nin manevi mirasının uluslararası alanda hatırlanacağı özel bir yıl hâline geldi.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesine yön veren, Osman Gazi’nin kayınpederi ve manevi rehberi olan Şeyh Edebali; adalet, merhamet, sabır ve insanı yaşatma anlayışını devlet yönetiminin temeline yerleştiren büyük bir âlim ve mutasavvıftı.
Onun adı, Bilecik’teki türbesinden başlayarak Söğüt’e, Osmanlı’nın kuruluşuna ve insanlık tarihine uzanan büyük bir medeniyet hafızasını temsil ediyor.
Bilecik Valisi Faik Oktay Sözer de bu kararın ardından yaptığı açıklamada, 2026 yılının Şeyh Edebali’nin vefatının 700. yılı münasebetiyle UNESCO tarafından anma yılı ilan edildiğini belirterek, yıl boyunca sergiler, sempozyumlar ve çeşitli kültürel etkinlikler düzenleneceğini ifade etti.
Vali Sözer’in dikkat çektiği temel anlayış ise Şeyh Edebali’nin yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan şu düsturuydu:
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
Bilecik Valiliği, bu anlayışı gençlere, topluma ve uluslararası kamuoyuna yeniden anlatmayı amaçlıyor.
Şeyh Edebali’nin türbesi de bu manevi mirasın merkezinde yer alıyor. Bilecik Valisi’nin verdiği bilgilere göre, Şeyh Edebali, eşi ve kızıyla birlikte aynı tarihî alanda bulunan türbeler, yılda yaklaşık 2,5 milyon ziyaretçiyi ağırlıyor.
Bu büyük ilgi, Bilecik’in yalnızca yerel değil, ulusal ve uluslararası ölçekte de önemli bir tarih ve kültür merkezi olduğunu gösteriyor.
11-13 EYLÜL’DE SÖĞÜT BULUŞMASI
Şeyh Edebali’nin vefatının 700. yılı dolayısıyla gerçekleştirilen çalışmalar, 11-13 Eylül tarihlerinde düzenlenecek 745. Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Yörük Şenlikleri ile daha geniş bir tarihî atmosfer içinde anlam kazanıyor.
Bilecik’in Söğüt ilçesinde düzenlenen şenlikler, Ertuğrul Gazi’nin hatırasını yaşatmanın yanı sıra, Osmanlı’nın kuruluş coğrafyasını ve Yörük-Türkmen kültürünü gelecek nesillere aktaran önemli bir buluşma niteliği taşıyor.
Devlet töreniyle başlayan şenliklerde Yörükler, Türkmenler, vatandaşlar, sivil toplum kuruluşları ve devlet kurumları bir araya geliyor.
Bugün büyük bir organizasyon hâline gelen Söğüt buluşmalarının arkasında, yüzyıllardır devam eden güçlü bir tarih şuuru bulunuyor.
Ben de bu tarihî atmosferi yıllardır gazeteci ve belgeselci kimliğimle takip ediyorum.
Ancak Bilecik ve Söğüt’le olan bağım, bugünden çok daha eskiye dayanıyor.
1978’DE BAŞLAYAN BİLECİK YOLCULUĞU
Bilecik’e ilk gelişim 1978 yılında oldu.
Vezirhan ve Gölpazarı üzerinden Çengeller Köyü’ne gitmiştim. O yıllarda genç bir gazeteci olarak Anadolu’yu tanımaya, insanını, tarihini, kültürünü ve coğrafyasını anlamaya çalışıyordum.
Bilecik’i ilk kez o yolculukta gördüm.
Aradan iki yıl geçti. 1980 yılının Aralık ayında vatani görevimi yapmak üzere İzmir’den İstanbul’a dönerken otobüsümüz yine Bilecik’ten geçti.
Şehrin silüeti karanlığın içinden belirirken özellikle Saat Kulesi dikkatimi çekti. O görüntü, yıllar geçmesine rağmen hafızamdan hiç silinmedi.
Bazı şehirler vardır; insan onları yalnızca gözleriyle görmez, gönlüyle de hisseder. Bilecik benim için hep böyle bir şehir oldu.
1983-1984: ŞEYH EDİBALİ’NİN HUZURUNDA
Gazeteci ve belgeselci olarak Bilecik’e ilk gelişlerim ise 1983-1984 yıllarına rastlar.
Bir gece Bilecik’te konakladım. Şehri gezdim ve Şeyh Edebali Türbesi’ni ziyaret ettim.
Osmanlı’nın kuruluş destanının yazıldığı bu topraklarda dolaşırken tarihin sayfaları zihnimde birer birer açılıyordu.
Osmanlı’nın kuruluşuna şahitlik eden topraklar…
Ve bütün bunların üzerinde, işgal yıllarının acı hatıraları…
Bilecik, Millî Mücadele yıllarında büyük acılar yaşamış, Yunan işgali sırasında ağır tahribata uğramıştı.
Bu nedenle Bilecik’e bakarken yalnızca kuruluşu değil, kurtuluşu da hatırlamak gerekir.
Bir tarafta Osmanlı’nın kuruluşu, diğer tarafta Millî Mücadele’nin acıları…
Bilecik, tarihimizin bu iki büyük sayfasını aynı coğrafyada buluşturan şehirlerden biridir.
İşte bu tarihî atmosfer, beni yıllar sonra Söğüt’te yaşadığım unutulmaz bir hatıraya götürdü.
1990’lı yılların ortalarında ilk kez Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Yörük Şenlikleri’ne katıldım.
O yıllarda şenlikler henüz bugünkü gibi büyük bir devlet töreni niteliğinde değildi. Vatandaşlar, gönüllü kuruluşlar, Yörükler ve sivil toplum kuruluşları bir araya geliyor; Anadolu’nun ve Türk dünyasının farklı bölgelerinden insanlar Söğüt’e gelerek Ertuğrul Gazi’nin hatırasını yaşatıyordu.
Bu tablo beni derinden etkilemişti.
Şeyh Edebali Türbesi’ni ziyaret ettikten sonra Dursun Fakih Türbesi’ne uğrayarak Söğüt’e doğru ilerliyordum.
Yol kenarında yaşlı bir nine, hayır için bulgur pilavı ve üzüm dağıtıyordu.
Yaklaşık 80 yaşlarında olduğunu düşündüğüm bu Anadolu kadınının elini öptüm. Ardından kendisine:
“Teyze, buralar neden bu kadar önemli? Söğüt şenlikleri neden bu kadar önemli? Bilecik’te ne olmuş?”
Bana gözlerimin içine bakarak şu cevabı verdi:
“Oğlum, sen bilmez misin? Dünya Bilecik’ten kuruldu.”
Sonra da Osmanlı’nın burada kurulmasının ne anlama geldiğini sordu.
Bu sözler akademik bir tarih cümlesi değildi. Fakat içinde yüzyılların hafızası vardı.
O gün bir kez daha anladım ki tarih yalnızca kitaplarda yaşamaz. Tarih, insanların hafızasında, dilinde ve günlük hayatında da varlığını sürdürür.
Belgeselcilik de biraz budur:
Tarihi yalnızca arşivlerde değil, insanların hatıralarında da aramak.
Yıllardır gazetecilik ve belgeselcilik yaparken kendime bir düstur edindim:
Tarihe not düşmek, zamana noterlik yapmak.
Bu anlayışı bugün Evliya Çelebi’nin izinde sürdürmeye çalışıyoruz.
Evliya Çelebi, Anadolu’yu şehir şehir, kasaba kasaba ve köy köy dolaşmış; gördüklerini, duyduklarını, insanları, eserleri, gelenekleri ve hayatın ayrıntılarını kayıt altına almıştı.
Biz de onun yolundan giderek kameramızla Anadolu’yu dolaşıyor, geçmiş ile bugün arasında bir köprü kurmaya çalışıyoruz.
Bilecik ve Söğüt, bu yolculuğun en önemli durakları arasında yer alıyor.
Çünkü burada yalnızca bir devletin kuruluşuna değil, büyük bir medeniyet anlayışının doğuşuna dair izler bulunuyor.
ŞEYH EDİBALİ, SÖĞÜT VE OSMANLI’NIN KURULUŞ COĞRAFYASI
Bilecik denildiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri hiç şüphesiz Şeyh Edebali’dir.
Şeyh Edebali, Osmanlı’nın kuruluş döneminde yaşayan büyük bir âlim ve mutasavvıftı. Osman Gazi’nin kayınpederi ve manevi rehberiydi.
Onun adı anıldığında iki önemli anlatı öne çıkar.
Bunlardan ilki, Osman Gazi’nin gördüğü rüyanın yorumlanmasıdır. Bu rüya, küçük bir beyliğin büyüyerek kök salmasını ve büyük bir devlete dönüşmesini sembolize eder.
İkincisi ise Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye devlet yönetimi konusunda verdiği öğütlerdir.
Bu öğütlerin merkezinde adalet, sabır, merhamet, halka sahip çıkma ve devleti ahlaki temeller üzerine kurma anlayışı bulunur.
Söğüt, Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi…
Bilecik, bu isimlerin ve hadiselerin birbirine bağlandığı kuruluş coğrafyasının merkezindedir.
Eskişehir’den Bilecik’e, Bilecik’ten Söğüt’e uzanan bu coğrafyada yalnızca bir devletin değil, büyük bir medeniyetin doğuşuna dair izler bulunmaktadır.
2000’Lİ YILLARDA HAZIRLADIĞIMIZ BELGESEL
Bu tarihî birikim, 2000’li yılların başında bizi yeni bir belgesel çalışmasına yöneltti.
“Eskişehir’den Söğüt’e Osmanlı’nın Kuruluşu” başlığıyla hazırladığımız çalışmada, kuruluş coğrafyasının farklı noktalarında araştırmalar ve çekimler yaptık.
Özellikle Eskişehir’in Uludere bölgesi bizim için önemliydi.
Şeyh Edebali’nin Anadolu’daki hayatı, eğitim ve irşat faaliyetleri, Osman Gazi ve Mal Hatun’la ilgili rivayetler üzerinde çalıştık.
Aynı zamanda Osmanlı’nın kuruluş hafızasının oluştuğu coğrafyayı görüntülemeye gayret ettik.
Yıllar sonra bugün, o dönemde çektiğimiz görüntüleri yeniden değerlendiriyoruz.
Çünkü belgeselcilik yalnızca geçmişi kaydetmek değildir.
Belgeselcilik, geçmişte kaydedilen görüntüleri bugünün gözüyle yeniden okumaktır.
ESKİ GÖRÜNTÜLER YENİDEN HAYAT BULUYOR
Evliya Çelebi Belgesel Film Festivali ve ilim, kültür ve tarih araştırmaları çalışmalarımız kapsamında hazırladığımız yeni çalışmada, 2000’li yılların başında çektiğimiz görüntüleri yeniden ele alıyoruz.
Geçmişten bugüne değişen şehirler…
Ve bütün bunların arasında yaşamaya devam eden insanlarımız…
Kameramız yeniden tarihin izini sürüyor.
Şeyh Edebali’nin izinde Bilecik’e, Ertuğrul Gazi’nin izinde Söğüt’e, Osman Gazi’nin kuruluş hayaline uzanan coğrafyaya yeniden bakıyoruz.
Bu çalışma, yalnızca geçmişte çekilmiş bir belgeselin güncellenmesi değildir.
Aynı zamanda 1978’de başlayan kişisel yolculuğumun, 1980’lerdeki gözlemlerimin, 1990’lı yıllarda Söğüt’te yaşadığım hatıranın ve 2000’li yıllarda gerçekleştirdiğimiz belgesel çalışmalarının bugünde yeniden buluşmasıdır.
BİLECİK BENİM İÇİN BİR GÖNÜL ŞEHRİDİR
Bugün geriye dönüp baktığımda, 1978 yılında başlayan Bilecik yolculuğumun yalnızca bir gazetecilik seyahati olmadığını görüyorum.
Bu yolculuk, beni tarihimizin derinliklerine götüren uzun bir hafıza yolculuğuydu.
1978’de Bilecik’i ilk kez gördüm.
1980’de gece vakti Saat Kulesi’nin silüetini hafızama kaydettim.
1983-1984 yıllarında Şeyh Edebali Türbesi’nde kuruluş tarihimizin manevi izlerini aradım.
1990’lı yıllarda Söğüt’te yaşlı bir ninenin sözleriyle Anadolu’nun tarih anlayışını dinledim.
2000’li yılların başında Osmanlı’nın kuruluş coğrafyasını belgesel hâline getirdim.
Bugün ise aynı coğrafyaya, Şeyh Edebali’nin vefatının 700. yılı ve 745. Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Yörük Şenlikleri vesilesiyle yeniden bakıyorum.
Son dönemlerde değerli kültür, sanat ve vakıf insanı dostum Nedret Demir ile birlikte Bilecik’e yeniden geldik. Bölgeyi gezdik, tarihî ve kültürel mekânlarda çalışmalar yaptık.
Her gelişimizde aynı duyguyu yeniden yaşadık:
Bilecik, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş büyük bir köprüdür.
TARİHE NOT, ZAMANA EMANET
1970’li yıllarda gazeteciliğe başladığımızda haber; kâğıt, mürekkep, fotoğraf, klişe ve daktilo ile hazırlanıyordu.
Bugün kameralarımız, dijital arşivlerimiz ve yapay zekâ destekli yeni iletişim imkânlarımız var.
Fakat değişmeyen bir sorumluluk bulunuyor:
Tarihe not düşme sorumluluğu.
Yarım asrı aşan gazetecilik ve belgeselcilik hayatımız boyunca bunu yapmaya çalıştık.
Bazen bir köyde yaşlı bir ninenin sözünü kaydettik.
Bazen bir türbenin sessizliğini…
Bazen savaşların izlerini…
Bazen bir şehrin değişen silüetini…
Bazen de unutulmaya yüz tutmuş bir hatırayı…
Çünkü bugün kayda geçmeyen bir hatıra, yarın kaybolabilir.
BİLECİK’TEN SÖĞÜT’E, GEÇMİŞTEN GELECEĞE
Şimdi 745. Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Yörük Şenlikleri vesilesiyle, Şeyh Edebali belgeselimizle birlikte bir kez daha Bilecik ve Söğüt yollarındayız.
Kameramızla, not defterimizle ve yıllar önce çektiğimiz belgesel görüntülerimizle…
Evliya Çelebi’nin izinde, tarihe not düşmeye ve zamana noterlik yapmaya devam ediyoruz.
Bilecik’in tepelerine baktığımızda Osmanlı’nın kuruluşunu…
Sakarya Nehri’ne baktığımızda binlerce yıllık medeniyetleri…
Söğüt’e baktığımızda Ertuğrul Gazi’yi…
Şeyh Edebali Türbesi’ne baktığımızda Osmanlı’nın manevi temelini…
Dursun Fakih’in izinde yürüdüğümüzde kuruluş ruhunu görüyoruz.
Ve yıllar önce Söğüt yolunda karşılaştığımız yaşlı ninenin sözünü yeniden hatırlıyoruz:
“Oğlum, sen bilmez misin? Dünya Bilecik’ten kuruldu.”
Belki tarih kitapları bu cümleyi farklı biçimlerde anlatır.
Fakat Anadolu insanının hafızasında tarih bazen tek bir cümleye sığar.
UNESCO’nun 2026 kararından Söğüt’teki 745. buluşmaya, 1978’de başlayan kişisel yolculuğumdan bugün yeniden hayat bulan belgesel görüntülerine kadar bütün bu hikâyenin merkezinde aynı düşünce vardır:
Geçmişi bilmeden geleceği kurmak mümkün değildir.
Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı da bu tarihî mirasın en güçlü ifadelerinden biridir.
İşte bizim görevimiz, bu mirası yalnızca anlatmak değil; belgelemek, yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.
Bilecik’ten Söğüt’e, Ertuğrul Gazi’den Osman Gazi’ye, Şeyh Edebali’den Osmanlı’nın kuruluşuna uzanan bu büyük medeniyet yürüyüşünü kameramızla ve kalemimizle kayıt altına almaya devam ediyoruz.
Çünkü gazeteciliğimizin, belgeselciliğimizin ve ömrümüzün en büyük gayelerinden biri budur:
Tarihe not düşmek, zamana noterlik yapmak.
BELGESEL TADINDA EVLİYA ÇELEBİ’NİN İZİNDE BİLECİKTE VAKIF MEDENİYETİMİZ
Osmanlı’nın kuruluşundan vakıf medeniyetine uzanan tarih yolculuğu
Bilecik deyince gönül telim titrer…
Çünkü Bilecik, sadece bir şehir adı değildir.
Bilecik; Söğüt’te kök salan bir devletin, Osman Gazi’nin, Şeyh Edebali’nin, Ertuğrul Gazi’nin ve Anadolu’nun manevi ikliminde şekillenen Osmanlı medeniyetinin hatırasıdır.
Sakarya Nehri vadilerinden Söğüt’e, Bilecik’ten Osmaneli’ye, Gölpazarı’ndan Vezirhan’a uzanan bu coğrafya, adeta açık hava tarih kitabıdır.
Ben de yıllardır gazetecilik ve belgeselcilik yolculuğumda Anadolu’nun şehirlerini dolaşırken hep aynı soruyu soruyorum:
Bu topraklarda bizden önce yaşayanlar bize ne bıraktı?
İşte Bilecik’in cevabı; türbelerde, camilerde, zaviyelerde, hanlarda, imaretlerde ve vakıf eserlerinde saklıdır.
EVLİYA ÇELEBİ’NİN BİLECİK YOLCULUĞU
17. yüzyılın büyük seyyahı Evliya Çelebi, Anadolu’yu adım adım dolaşırken Bilecik yöresinden de geçmiştir.
Kaynaklarda Bilecik ve çevresi için özellikle 1648 yılı öne çıkmaktadır. Evliya Çelebi’nin İznik üzerinden gelerek Lefke’ye, yani bugünkü Osmaneli’ye uğradığı ve buradan Bilecik-Söğüt güzergâhıyla ilgili bilgiler verdiği görülmektedir. İSAM’da yer alan akademik çalışmada da 1648 yılında İznik’ten gelip Lefke’den geçen Evliya Çelebi’nin şehir hakkında bilgiler verdiği belirtilmektedir. (İSAM Makaleler)
Dolayısıyla bugün için güvenilir kaynaklarla söyleyebileceğimiz en sağlam ifade şudur:
Evliya Çelebi’nin Bilecik yöresine 1648 yılında gerçekleştirdiği seyahat kesin biçimde belgelenmektedir. Bilecik ve ilçelerine kaç defa geldiği konusunda ise Seyahatnâme’den hareketle kesin bir toplam sayı vermek doğru değildir.
Belgeselcilikte de gazetecilikte de en önemli mesele budur:
Belge varsa konuşacağız; belge yoksa tahminimizi gerçek gibi anlatmayacağız.
SÖĞÜT’ÜN EVLİYA ÇELEBİ’NİN GÖZÜNDEN PORTRESİ
Evliya Çelebi’nin Söğüt tasviri ise gerçekten dikkat çekicidir.
“bağlı bahçeli, arı havası, lâtif bir kasaba”
700 kadar kiremit örtülü Türk evinden, camilerden, han ve hamamlardan, çarşı ve pazardan söz eder. (Bilecik Valiliği)
Bu tasvir bize çok önemli bir şey söylüyor:
17. yüzyılın ortalarında Söğüt, artık Osmanlı Beyliği’nin ilk dönemindeki küçük uç yerleşmesi değildir.
Aradan geçen yaklaşık üç buçuk asır içinde şehirleşmiş; evleri, camileri, hanları, hamamları, çarşısı ve pazarıyla canlı bir Anadolu kasabasına dönüşmüştür.
Fakat Evliya Çelebi, Söğüt’ün geçmişini de unutmaz.
Ertuğrul Gazi’nin burada defnedildiğini ve Osman Gazi’nin Söğüt’ü imar ettiğini aktarır. Timur istilasının Söğüt’te meydana getirdiği tahribata da dikkat çeker. (Bilecik Valiliği)
İşte burada bir belgeselcinin kamerası için çok önemli bir sahne ortaya çıkar:
Bir tarafta Ertuğrul Gazi’nin türbesi, diğer tarafta Osman Gazi’nin hatırası; arka planda Söğüt’ün dağları ve vadileri…
Yüzyıllar önce Evliya Çelebi’nin baktığı manzaraya bugün biz de bakıyoruz.
BİLECİK: BİR UÇ ŞEHRİNDEN DEVLETİN MERKEZLERİNDEN BİRİNE
Bilecik’in tarihî önemi Osmanlı’dan çok daha eskilere uzanır.
Ancak Osmanlı tarihinin kuruluş döneminde Bilecik bambaşka bir anlam kazanır.
TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre 13. yüzyılda Bilecik ve çevresi, Selçuklu-Bizans sınırında bir uç bölgesiydi. Bilecik tekfuru bölgedeki önemli tekfurlardan biriydi ve şehirde pazar kuruluyor, Rumlarla Türkmenler burada ticaret yapıyordu. Özellikle Bilecik’in çömlek ve bardakları rağbet gören ürünler arasındaydı. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Osman Gazi döneminde Bilecik’in Osmanlı hâkimiyetine geçmesiyle şehir, beyliğin önemli merkezlerinden biri haline geldi.
Osman Gazi burada bir mescid yaptırdı.
Bilecik’in gelirlerinden bir bölümünü ailesine tahsis etti ve Şeyh Edebali’yi burada görevlendirdi. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
İşte Osmanlı kuruluş tarihini sadece savaşlarla değil, şehirleşme, vakıf, eğitim, dinî hayat ve sosyal dayanışma üzerinden okumamız gereken nokta burasıdır.
ŞEYH EDEBALİ VE VAKIF MEDENİYETİ
Bilecik deyince benim için en önemli duraklardan biri Şeyh Edebali Türbesi’dir.
Çünkü burada sadece bir türbe yoktur.
Bir medeniyet anlayışının izleri vardır.
Şeyh Edebali’nin Bilecik’te bir zaviyesi bulunuyordu. Kaynaklara göre Osman Gazi, Edebali’nin zaviyesinin ihtiyaçlarının karşılanması için Kozağaç’ın —bugünkü Karaağaç— öşür ve gelirlerini vakfetmişti. Vakıf kayıtlarında bu yapı ve gelir kaynakları açıkça görülmektedir. (Türk Dünyası Ansiklopedisi)
Bu ayrıntı son derece önemlidir.
“Ben yaptım, benim olsun”
“Ben yaptım, toplum faydalansın”
anlayışı üzerine kurulmuştur.
Zaviye yolcuyu ağırlamış, fakiri doyurmuş, öğrenciyi okutmuş, dini ve sosyal hayatı düzenlemiş; vakıf gelirleri de bu hizmetlerin devamını sağlamıştır.
İşte Osmanlı’nın kuruluşunu anlamak için sadece kalelere ve savaşlara değil, zaviyelere ve vakıflara da bakmak gerekir.
BİLECİK’İN VAKIF HARİTASI
Bugün Bilecik’e bir belgeselci gözüyle baktığımızda karşımıza adeta bir vakıf medeniyeti haritası çıkar.
* Osman Gazi Camii,
* Orhan Gazi Camii,
* Şeyh Edebali Türbesi ve Mescidi,
* Edebali’nin zaviyesi,
* imaret yapıları,
Osmanlı kuruluş döneminin izlerini taşır.
İlçelere doğru yolculuğumuzu sürdürdüğümüzde ise tarihî eserler çoğalır.
Söğüt’te Ertuğrul Gazi Mescidi ve Türbesi ile Çelebi Mehmed’e izafe edilen cami;
Gölpazarı’nda Mihal Bey Camii ve Hanı;
Osmaneli’nde Rüstem Paşa Camii;
Vezirhan’da Köprülü Mehmed Paşa Camii ve Kervansarayı bu büyük tarihî mirasın önemli parçalarıdır. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Böyle baktığımız zaman Bilecik’in tarihini sadece merkezde değil, bütün ilçeleriyle birlikte okumak gerektiğini görüyoruz.
SÖĞÜT’TEN BİLECİK’E, BİLECİK’TEN OSMANLI’YA
Söğüt, Osmanlı’nın ilk nüvesinin oluştuğu coğrafyadır.
Bilecik ise bu nüvenin şehirleştiği, kurumsallaştığı merkezlerden biridir.
Şeyh Edebali’nin zaviyesi…
Bunların her biri Osmanlı’nın yalnızca askerî bir güç olarak değil, sosyal bir medeniyet olarak da doğduğunu göstermektedir.
Bilecik’in Osmanlı tarihindeki rolünü anlatırken bu nedenle “kuruluş” kelimesini sadece 1299 gibi tek bir tarihe indirgememek gerekir.
Kuruluş; uzun bir siyasi, sosyal, kültürel ve manevi sürecin adıdır.
Evliya Çelebi’nin 1648’de gördüğü Bilecik ve Söğüt ile bugün bizim gördüğümüz Bilecik arasında büyük farklar var.
Fakat değişmeyen bir şey var:
Bilecik bugün hâlâ Osmanlı’nın kuruluş coğrafyasının en önemli şehirlerinden biridir.
Üstelik tarih sadece ayakta kalan eserlerde değil, yıkılmış yapıların izlerinde de yaşamaktadır.
TDV İslâm Ansiklopedisi, eski Bilecik’teki birçok Osmanlı eserinin Millî Mücadele dönemindeki tahribat ve yangınlar sebebiyle harap olduğunu kaydediyor. Buna rağmen Osman Gazi Camii, Orhan Gazi Camii, Edebali Türbesi ve başka eserlerin izleri tarihî hafızayı günümüze taşımaktadır. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Bir belgeselci için bazen ayakta duran bir kubbeden daha etkileyici olan şey, artık yerinde olmayan bir eserin hikâyesidir.
Çünkü orada tarihin sessizliği konuşur.
Evliya Çelebi 17. yüzyılda yollara düştü.
Ve gördüklerini Seyahatnâme’ye kaydetti.
Biz de bugün aynı Anadolu yollarında kameralarımızla dolaşıyoruz.
Fakat bizim elimizde onun sahip olmadığı imkânlar var:
Ve dünyanın her tarafına ulaşabilen internet.
Bu sebeple bizim de görevimiz aynı:
Tarihe not düşmek, zamana noterlik yapmak.
Bilecik’te kamera karşısında konuşurken aslında sadece bugünü anlatmıyoruz.
Ertuğrul Gazi’den Osman Gazi’ye…
Osman Gazi’den Şeyh Edebali’ye…
Şeyh Edebali’den vakıf medeniyetine…
Ve oradan üç kıtaya uzanan bir medeniyet yürüyüşünün izlerini takip ediyoruz.
SON SÖZ: EVLİYA ÇELEBİ’NİN İZİNDE
Bugün Söğüt’te Ertuğrul Gazi’nin huzurunda durduğumuzda, Bilecik’te Şeyh Edebali’nin türbesine çıktığımızda veya Osmanlı’nın ilk dönem eserlerinin izini sürdüğümüzde aslında 700 yıl öncesinin Anadolu’suyla konuşuyoruz.
Evliya Çelebi’nin 1648’de geçtiği yollardan biz de geçiyoruz.
O, gördüklerini Seyahatnâme’sine yazdı.
Biz ise gördüklerimizi belgesel filmlerimize, gazetelerimize ve “Belgeselcinin Not Defteri”ne kaydediyoruz.
Aradan yüzyıllar geçse de değişmeyen bir gerçek var:
Şehirler taş ve topraktan ibaret değildir.
Şehirleri şehir yapan; hatıralarıdır.
Bilecik’in hatırası ise Osmanlı’nın kuruluş hatırasıdır.
Söğüt’ün hatırası, Ertuğrul Gazi’nin hatırasıdır.
Şeyh Edebali’nin hatırası, ilim ve irfanın hatırasıdır.
Vakıfların hatırası ise paylaşmanın ve sosyal dayanışmanın hatırasıdır.
Ve bugün bize düşen görev, bütün bu hatıraları gelecek nesillere aktarmaktır.
Evliya Çelebi’nin izinde Bilecik’i gezerken bir kez daha anlıyoruz ki:
Geçmiş, geride kalmış bir zaman değildir.
Geçmiş, bugünümüzü anlamamızı sağlayan canlı bir hafızadır.
Biz de bu hafızanın peşindeyiz.
Tarihe not düşmeye, zamana noterlik yapmaya devam ediyoruz. ( bu yazının düzenlenmesi ve düzeltilmesinde yapay zekadan yararlanılmıştır
www.ismailkahraman.net BELGESELCİNİN not defteri 11 Eylül 2026 )