Hiç şüphe yoktur ki Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, devrimler yapıldığında, ATATÜRK’ün kendi ifadesiyle varılmak istenilen nokta, ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNE ERİŞMEKTİR.
Ve şimdi şapkamızı önümüze koyalım da Cumhuriyetimizin kuruluşunun üzerinden bir asır geçmiş bir zamanda bu noktaya ulaşmak için neler yaptık, bakalım 100 yılda ne başardık ne kazandık ne kaybettik bir irdeleyelim.
Hani Nil Burak’ın 1980 yılında çıkardığı İki Elim Yakanda albümünde yer alan “Boş Vere Vere” adlı şarkısındaki şu sözlerde olduğu gibi bir bakalım.
“Geçti yıllar bir su gibi, neredeydik, nerelere geldik?”
Evet, yıllar su gibi aktı da biz bu suya mı kapıldık, suya yön mü verdik, ülkemizi Atatürk’ün gayesinin neresine doğru evirdik?
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki çağdaş uygarlık seviyesine ve onun üzerine çıkmak için hem “kültürel” hem de “ekonomik” olarak kalkınmak şarttır. Sadece bir tanesi yeterli değil; her ikisi de olmazsa olmaz şart.
Ekonomik olarak kalkınmak istiyorsanız da yapacağınız bellidir.
Peki ne yapacaksınız?
Yenilikçi buluş, bilgi ve teknoloji üreteceksiniz ki bu size rekabet üstünlüğü tanısın. Yoksa başkalarının ürettiğinin esiri kullanıcısı olmaya, sömürülmeye mahkûm olursunuz. Tamam, iyi güzel de yenilikçi bilgi buluşu üretmek için de kültür şart.
O halde demek ki ekonomi ve kültür yumurta-tavuk gibi bir ikili.
Ne kadar da önemli değil mi insan, onun kültürel donanımı, onun ekonomik gücü, bilim ve teknoloji?
Zira ancak bilimsel ve teknolojik gelişmelere imza atan, bu gelişmeleri etkin kullanıma dönüştüren, kısaca teknoloji üreten ülkeler kendi geleceklerini kendileri tayin edebilirler. Başka türlü kendi geleceğinizi kendiniz tayin edemezsiniz.
Teknoloji üretimini kiminle yapacaksınız? İnsanla değil mi?
Yani önce İNSAN. Her şeyin mihenk taşı.
Peki “İnsan yetiştirmek” için ne yaptık? Nasıl bir insan yetiştirme programı, modeli uyguladık?
Ben 60 yaşını devirmiş biriyim. Bu nedenle 100 yılını tamamlamış Cumhuriyetimizin yaklaşık son 50 yılına bizzat şahit olarak yaşayarak, ondan önceki 50 yılına da yakın tarihimizi, kitapları okuyarak tanıklık etmiş durumdayım.
Şimdi bu süreçte nereden nereye gelmişiz, hep birlikte bakabileceğiz.
Olabildiğince bakacağız. Duygusal değil. Gerçekçi bakacağız. Bakalım karşımıza neler çıkacak?
Önce Bilim ve Teknoloji'ye bakalım.
Bu ikili ülkelerin yaşamında adeta su gibi hava gibidir. Onların sayesinde yaşarsınız. Onlar yoksa “var ama yoksunuzdur.”
Sınırlı doğal kaynakları olan ülkemiz için sanayileşme ve üretim tek seçeneğimizdi. Buna rağmen 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilen ülkemizde sanayileşme ancak 1960’lardan sonra başlayabilmiştir. Diğer rakip ülkelerin 18.yüzyılda sanayileşme hareketine girdiği göz önüne alınırsa, aramızda yaklaşık 200 yıl mesafe vardır.
Yine biz 1963 yılında daha TÜBİTAK’ı kurduktan sonra bunun için de ilk araştırma enstitüsünü 1972’de kısmen faaliyete geçirirken, bizim daha bu alanda yeni adım atmaya çalıştığımız 1960’lı yıllarda Almanya’da 809, Hollanda’da 40’ın üzerinde araştırma merkezi bulunmaktaydı.
Ülkemizde TÜBİTAK destekli olarak açılan ve faaliyet gösteren 7 bilim merkezi bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli illerimizde TÜBİTAK desteği olmadan açılan yaklaşık 17-18 bilim merkezi bulunmaktadır. Bilim merkezlerinin sayısı gün geçtikçe artmaktadır.
Farkımız dünya ile çok büyük. Bu farkı ancak Ar-Ge çalışmaları ve inovasyon ile telafi edebiliriz.
Şimdi günümüze geldiğimizde Cumhuriyetimizin 100.yaşını geçmiş olan ülkemizin ihracatının %94’ünün sanayi ürünlerinden oluştuğunu görmekle beraber, sanayi ürün ihracında henüz teknolojik yoğunluğa sahip katma değeri yüksek ürünlerin payının yüzdesel olarak düşüklüğü gerçeği karşımızdadır.
Yani yapacak çok işimiz var. Çok çalışmamız lazım, çok!











