İran… Asırlar boyunca büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış; devletlerin kurulduğu, imparatorlukların yükseldiği, ticaret yollarının kesiştiği ve kültürlerin birbirini beslediği kadim bir coğrafya. Bugün de dünya gündemindeki yerini koruyan İran, yalnızca güncel siyasi gelişmelerle değil; köklü tarihi, kültürel zenginliği ve özellikle Türk-İslam medeniyeti açısından taşıdığı derin değerlerle yakından tanınmayı hak ediyor.
Uluslararası gazeteci ve belgeselci olarak yıllardır farklı coğrafyalarda tarihin izini sürüyor, geçmişin bugüne bıraktığı mirası araştırıyor; kamera ve fotoğraf makinemizle gördüklerimizi kayıt altına alıyoruz. Devr-i Âlem belgesel tadında gerçekleştirdiğimiz tarih ve kültür yolculuklarımızın en önemli duraklarından birini de İran seyahatlerimiz oluşturdu.
"İran’ı anlamadan Türk-İslam tarihini bütünüyle anlamak mümkün mü?" İşte bu sorunun cevabını ararken İran’ın şehirlerinde dolaştık, tarihi eserlerini yerinde inceledik, medeniyetlerin izini sürdük ve kapsamlı belgesel çekimleri gerçekleştirdik.



İran denildiğinde akla yalnızca bugünkü siyasi yapı gelmemelidir. Bu coğrafya, binlerce yıllık geçmişiyle çok katmanlı bir tarih hazinesidir. İran’ın tarihi; farklı milletlerin, devletlerin, inançların ve kültürlerin iç içe geçtiği büyük bir medeniyet hikâyesidir.
Özellikle Türk-İslam tarihi bakımından İran’ın yeri son derece müstesnadır. Gaznelilerden Büyük Selçuklulara, İlhanlılardan Karakoyunlu ve Akkoyunlulara, Safevilerden sonraki dönemlere kadar pek çok Türk hanedanı ve devleti, bu coğrafyanın siyasi ve kültürel hayatına yön vermiştir. Büyük Selçuklu Devleti’nin İran coğrafyasındaki yükselişi, Türklerin Anadolu’ya ilerleyişi ve İslam medeniyetinin farklı bölgelerde kök salması arasında kopmaz tarihî bağlar bulunmaktadır. Bu sebeple İran’ı yalnızca bugünün sınırları içinde değerlendirmek, geçmişin büyük hikâyesini eksik okumak anlamına gelir.
Osmanlı tarihçiliğinin duayen ismi Prof. Dr. Halil İnalcık’ın tarih anlayışında da vurgulandığı üzere; Anadolu’nun oluşumunu, Türklerin göç yollarını ve Türk-İslam medeniyetinin gelişimini geniş bir coğrafya perspektifiyle değerlendirmek şarttır. İran ve Horasan hattı, bu tarihî sürecin anlaşılması açısından vazgeçilmez bir araştırma sahasıdır. Yüzyıllar boyunca Türkçe konuşan hanedanların ve toplulukların siyasetten edebiyata, mimariden devlet teşkilatına kadar derin izler bıraktığı bu coğrafya, elbette tek bir millet üzerinden açıklanamayacak kadar da zengin bir ortak mirasa sahiptir.

İran’ın tarihî ve kültürel mirasına duyduğumuz ilgi, bizi ilk olarak 2014 yılında bu ülkeye götürdü. Gazeteci ve belgeselci kimliğimizle ilk durağımız başkent Tahran oldu. İlk seyahatimizde tarihi şehirleri ve günümüze ulaşan eserleri kayıt altına almaya çalışsak da Rey şehrini görme imkânımız olmamıştı. Ancak Türk-İslam tarihindeki müstesna yeri sebebiyle Rey, mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir hedef olarak hafızamızdaki yerini korudu. Nitekim 2017-2018 yıllarındaki seyahatlerimizden birinde yeniden İran’a uğradığımızda Rey şehrini görme fırsatı bulduk. Böylece kitaplardan, tarih araştırmalarından ve arşivlerden tanıdığımız bir dönemin izlerini bizzat yerinde inceleme imkânı elde ettik. Çünkü bizim için seyahat, yalnızca bir ülkeden diğerine gitmek değil; insanlığın ortak mirasını tanımak ve gördüklerimizi gelecek nesillere aktarmaktır.
Bugünkü Tahran yakınlarında bulunan Rey, İran’ın en eski yerleşimlerinden biri olmasının yanı sıra Büyük Selçuklu tarihi bakımından ayrı bir öneme sahiptir. Rey ziyaretimizde, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucularından Sultan Tuğrul Bey’in türbesini ziyaret ettik. Halk arasında Tuğrul Kulesi (Burc-ı Tuğrul) olarak bilinen bu anıtsal yapı, yalnızca bir mezar değil, Türk tarihinin büyük bir dönemini hatırlatan tarihî bir mühürdür.
Selçuklular, İran ve Horasan coğrafyasında güçlenerek büyük bir cihan devleti kurmuş; ardından Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinde belirleyici rol oynamıştır. Tarihî yapının çevresinde dolaşırken insan ister istemez derin bir tefekküre dalıyor: Bir zamanlar bu topraklarda devletler kurulmuş, ordular yürümüş, ilim insanları yetişmiş, ticaret yolları işlemiş ve büyük medeniyetler yükselmişti. Rey, bütün bu hikâyelerin sessiz tanığı olarak ayakta duruyor.
2014 yılındaki seyahatimizde Tahran’dan hareket ederek Kaşan ve Kum güzergâhı üzerinden İsfahan’a ulaşmıştık. Bu güzergâh, İran’ın her bir şehrinin farklı bir tarihî birikim, mimari anlayış ve kültürel atmosfer sunduğunu görmemizi sağladı. Geleneksel mimarisi ve tarihî evleriyle dikkat çeken Kaşan’ın ve dini kurumlarıyla İran’ın toplumsal hayatında önemli bir yer tutan Kum’un ardından ulaştığımız İsfahan, yolculuğumuzun en unutulmaz durağı oldu.
İsfahan’a adım attığımızda karşımızda yalnızca bir şehir değil; asırlar boyunca biriken sanatın, mimarinin ve medeniyet tasavvurunun canlı bir tablosu vardı. İsfahan için söylenen meşhur bir söz vardır: “İsfahan, nısf-ı cihan” yani “İsfahan, dünyanın yarısıdır.” Şehrin meydanları, köprüleri, camileri, sarayları ve çarşıları gerçekten de ziyaretçilerine göz ve gönül ziyafeti sunar. Biz de bu zenginliği yalnızca gezip görmekle yetinmedik; kameralarımızla kayda alarak belgesel arşivimizin bir parçası hâline getirdik.
İsfahan’a varır varmaz dikkatimizi çeken ilk eserler, Zayende Rud Nehri üzerindeki tarihî köprüler oldu. Özellikle Siosepol ve Hacu Köprüsü, İran mimarisinin ve şehircilik anlayışının şaheserleridir. Bu köprüler yalnızca nehrin iki yakasını birbirine bağlamakla kalmaz; insanların buluştuğu, dinlendiği ve şehrin sosyal hayatına katıldığı yaşayan mekânlar olarak işlev görür. İlk akşam gece ışıkları altında hayranlıkla izlediğimiz bu köprüleri, ertesi gün gündüz gözüyle inceleyerek belgesel çekimlerimizi gerçekleştirdik. Bir köprüye bakarken yalnızca taşları değil; o taşları yerleştiren ustaları, üzerinden geçen kervanları, yolcuları ve tüccarları da görmek gerekir. İşte belgeselcilik tam da budur: Görünenin arkasındaki hikâyeyi aramak…
İsfahan’daki çekimlerimizin bir diğer merkezi ise bugün İmam Meydanı olarak da bilinen Nakş-ı Cihan Meydanı ve çevresindeki Safevi mirasıydı. Şah Abbas döneminde Safevi Devleti’nin başkenti olarak büyük bir imar hamlesi yaşayan İsfahan, bu meydanın çevresindeki camiler, saraylar ve çarşılarla dönemin siyasi gücünü ve estetik zirvesini gözler önüne serer. Meydanda dolaşırken kameralarımızla yalnızca mimariyi değil, tarihî mekânların bugünkü hayatla nasıl bütünleştiğini de kaydettik. İsfahan’da geçirdiğimiz bir gece bu büyük mirası bütünüyle tüketmeye yetmese de, şehri anlamak için sokaklarında yürümenin ve eserlerini yerinde okumanın ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
İran tarihini ele alırken Osmanlı-Safevi ilişkilerine ve tarih metodolojisine de değinmek gerekir. Bilindiği üzere Yavuz Sultan Selim Han ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasındaki mücadele, 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı ile tarihe geçmiş ve iki devlet arasındaki ilişkilerin seyrini belirlemiştir.
Burada tarihî bir gerçeğin altını çizmek önemlidir: İsfahan’ın başkent oluşu Çaldıran Savaşı’ndan önce değil, daha sonraki dönemde, Şah Abbas devrinde gerçekleşmiştir. Şehrin büyük bir kültür ve imar merkezi hâline gelmesi de bu dönemde hız kazanmıştır. Tarihî olayları anakronizme düşmeden, doğru bilgilerle anlatmak belgeselciliğin en temel sorumluluğudur. Geçmişi bugüne taşırken yalnızca ilgi çekici hikâyeler anlatmak yetmez; tarihî gerçekleri araştırmak, bilgileri karşılaştırmak ve olayları kendi dönemi içinde değerlendirmek gerekir. Osmanlı ve Safevi tarihini, Türk dünyasının siyasi ve kültürel ilişkilerini bütünüyle anlamak için İran coğrafyası üzerinde çok daha fazla saha araştırması yapılması gerektiğine inanıyorum.
İran’da gerçekleştirdiğimiz saha çalışmaları, yıllar içinde İlim Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi (İKTAV) kültür hizmeti olarak hazırladığımız Devr-i Âlem belgesel arşivinin en kıymetli parçaları arasına girdi. Doğru şekilde arşivlenen belgesel çekimleri, yalnızca çekildiği günün bir hatırası değil; yıllar sonra da araştırmacılar, öğrenciler ve tarih meraklıları için başvurulacak görsel birer tarih kaynağıdır. Nitekim yıllar önce gerçekleştirdiğimiz bu çalışmalar, 18 Ekim 2026 tarihinde TGRT Belgesel ekranlarında yeniden izleyicilerle buluşarak geçmişle bugün arasındaki bağları bir kez daha görünür kıldı.
Tahran’dan Rey’e, Kaşan’dan Kum’a ve İsfahan’a uzanan seyahatimiz bize bir kez daha gösterdi ki; tarih, kitapların sayfaları arasında kalmış bir geçmişten ibaret değildir. Tarih; şehirlerin sokaklarında, köprülerin kemerlerinde, türbelerin taşlarında, meydanların sessizliğinde ve insanların hafızasında yaşamaya devam eder.
Geçmişini doğru tanıyan toplumlar, bugününü daha iyi anlar ve geleceğini daha sağlam temeller üzerinde kurar. İran’dan Anadolu’ya, Horasan’dan İpek Yolu’na uzanan bu büyük medeniyet yolculuğunda; gazeteci ve belgeselci sorumluluğumuzla tarihe not düşmeye ve zamana noterlik yapmaya devam edeceğiz.
İsmail Kahraman
Araştırmacı Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni
Devr-i Âlem Belgesel Programı Yapımcısı / İKTAV Vakfı









