
MARDİN DEN BELGESEL TADINDA CANLI YAYIN
https://www.facebook.com/share/v/1DkPAqZZPC/?mibextid=wwXIfr
https://www.facebook.com/share/v/1G3zfdq31f/?mibextid=wwXIfr
Evliya Çelebi’nin izinde Mardin’de İlim Kültür ve Tarih Araştırmaları Merkezi ( www.iktav.com) olarak araştırmalar yapıyor, her gün birçok televizyon kanalında yayınlanan Devri Alem belgesel TV programı ( www.devrialem.tv ) olarak değerli gazeteci arkadaşım Atakan Aydın ve Mehmet Dalgıç Bey’in rehberliğinde belgesel çekimlerimize devam ediyoruz. An itibarıyla (6 Mayıs 2026) Mardin’den, tarihi şehirden canlı yayınla sizleri de belgesel tadında Mardin’e götürüyoruz.
https://www.facebook.com/share/v/1Dp9xcB3w3/?mibextid=wwXIfr
EVLİYA ÇELEBİ’NİN İZİNDE MARDİN’DE BELGESEL TADINDA DEVRİ ALEM
Anadolu ile Mezopotamya’nın birbirine kavuştuğu kadim bir eşikte yükselen Mardin, yüzyıllardır farklı dinlerin, dillerin ve kültürlerin buluşma noktası olmuştur. Bu eşsiz şehir, yalnızca mimarisiyle değil, vakıf medeniyetinin meydana getirdiği eserleriyle de dikkat çeker. 17. yüzyılın büyük seyyahı Evliya Çelebi de Mardin’i gezerken en çok bu yönlerinden etkilenmiş ve Seyahatname’sinde şehri övgüyle anlatmıştır.
Evliya Çelebi’nin Mardin’e gelişi, Osmanlı’nın bölgede hâkimiyetini pekiştirdiği yıllara rastlar. Seyyah, şehri daha uzaktan görür görmez sarp kayalıklar üzerine kurulmuş kalenin ihtişamından söz eder. Mardin Kalesi’nin gökyüzüne yükselen görünümünü anlatırken, kalenin adeta bulutlarla birleştiğini ifade eder. Ona göre Mardin, yalnızca bir şehir değil, aynı zamanda doğal bir hisardır.
Mardin’in tarihî dokusunun temelini oluşturan eserlerin büyük kısmı vakıf kültürünün ürünüdür. Artuklu, Akkoyunlu, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde inşa edilen camiler, medreseler, hanlar ve çeşmeler vakıflar aracılığıyla yaşatılmıştır. Evliya Çelebi’nin dikkatini çeken hususlardan biri de bu vakıf eserlerinin şehrin sosyal hayatını ayakta tutmasıdır.
Şehirdeki medreseler ilim merkezleri olarak faaliyet göstermekteydi. Bugün de ayakta duran Zinciriye Medresesi, Kasımiye Medresesi ve diğer eğitim yapıları, vakıf gelirleriyle desteklenen kurumlar arasında yer alıyordu. Bu medreselerde yalnızca dinî ilimler değil; matematik, astronomi ve çeşitli fen bilimleri de okutuluyordu.
Evliya Çelebi’nin döneminde Ulu Cami, Mardin’in en önemli dinî ve sosyal merkezlerinden biriydi. Artuklu döneminden kalan bu büyük eser, vakıf gelirleri sayesinde bakım görmekte ve şehrin merkezî ibadet mekânı olarak hizmet vermekteydi. Caminin çevresindeki dükkânlar, hanlar ve çarşılar da vakıf sisteminin bir parçasıydı. Böylece elde edilen gelirler eğitim, ibadet ve sosyal yardım faaliyetlerine aktarılıyordu.
Mardin’in hanları da vakıf kültürünün önemli örnekleri arasındaydı. Ticaret yollarının kesiştiği noktada bulunan şehir, kervanların uğrak merkeziydi. Hanlarda konaklayan tüccarlar sayesinde şehir ekonomisi canlılığını koruyordu ve vakıf gelirleri artıyordu. Evliya Çelebi, Mardin çarşılarının hareketliliğinden ve farklı milletlerden insanların burada bir araya gelişinden söz eder.
Seyyahın dikkatini çeken bir başka özellik ise şehrin taş işçiliğidir. Sarı kalker taşından yapılan evler, camiler ve medreseler güneş ışığı altında altın renginde görünmektedir. Bugün Mardin’e gelen ziyaretçilerin hayran kaldığı bu mimari bütünlük, Evliya Çelebi’nin döneminde de şehrin en dikkat çekici özelliklerinden biri olarak kaydedilmiştir.
Mardin’deki vakıf eserleri yalnızca Müslümanlara ait yapılarla sınırlı değildir. Şehirdeki manastırlar, kiliseler ve çeşitli dinî yapılar da yüzyıllar boyunca bu çok kültürlü yapının korunmasına katkı sağlamıştır. Bu durum Mardin’i Anadolu’nun en özgün kültür merkezlerinden biri hâline getirmiştir.
Aradan yaklaşık dört asır geçmiş olmasına rağmen, Evliya Çelebi’nin anlattığı Mardin’in ruhu büyük ölçüde yaşamaya devam etmektedir. Taş sokaklar, medreseler, camiler, hanlar ve vakıf eserleri hâlâ ziyaretçilerini geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarmaktadır. Mardin’i gezen herkes, aslında biraz da Evliya Çelebi’nin izinden yürümektedir; onun gördüğü manzaraların, dinlediği hikâyelerin ve hayran kaldığı eserlerin peşinden gitmektedir.
Bugün Mardin, yalnızca bir açık hava müzesi değil, aynı zamanda vakıf medeniyetinin Anadolu’daki en güzel temsilcilerinden biridir. Evliya Çelebi’nin satırlarında ölümsüzleşen bu kadim şehir, geçmişle geleceği buluşturmaya devam etmektedir.
MARDİN – MİDYAT’TAN BELGESEL TADINDA CANLI YAYIN
https://www.facebook.com/share/v/1CqYvxCpyV/?mibextid=wwXIfr
https://www.facebook.com/share/v/1B7mYzXsns/?mibextid=wwXIfr
Evliya Çelebi'nin İzinde Midyat: Taşın, İnancın ve Medeniyetin Şehri
https://www.facebook.com/share/p/1E22LpJ61K/?mibextid=wwXIfr
Mezopotamya'nın kuzeyinde, Tur Abdin platosunun kalbinde yükselen Midyat, yalnızca Mardin'in bir ilçesi değil, binlerce yıllık medeniyetlerin kesiştiği bir kültür havzasıdır. Süryanilerin kadim manastırları, Müslümanların camileri, taş konakları ve kervan yollarıyla Midyat; Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu arasında kurulmuş önemli bir medeniyet köprüsüdür.
Yüzyılın büyük Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi'nin geçtiği güzergâh üzerinde bulunan bu bölge, onun satırlarında Mardin ve çevresiyle birlikte dikkat çekmiş; Osmanlı arşiv belgelerinde ise özellikle 19. yüzyıldan itibaren önemli bir idarî merkez olarak yer almıştır.
Evliya Çelebi'nin Gözünden Midyat ve Tur Abdin
Evliya Çelebi, 1655 yılında Diyarbakır'dan Mardin ve Sincar taraflarına yaptığı seyahat sırasında bölgenin coğrafi ve kültürel yapısını ayrıntılarıyla anlatır. Seyahatnâme'de doğrudan Midyat'tan geniş biçimde söz edilmese de Tur Abdin bölgesi, Mardin çevresi ve burada yaşayan topluluklar hakkında önemli bilgiler verir.
Evliya Çelebi'nin dikkatini çeken hususlardan biri bölgenin çok kültürlü yapısıdır. Müslümanlar, Süryaniler, Araplar ve Kürtlerin bir arada yaşadığı bu coğrafya, ona göre farklı inançların buluştuğu bir medeniyet merkezidir. Tur Abdin'deki manastırlar, keşişler ve kadim Hristiyan toplulukları Osmanlı idaresi altında varlıklarını sürdürmektedir. Bu durum, Osmanlı'nın farklı din ve kültürleri bir arada yaşatabilen yapısını göstermesi bakımından önemlidir.
Midyat'ın Tarihî Kökleri
Midyat'ın tarihi Asurlular dönemine kadar uzanır. Bölge, tarih boyunca Asur, Pers, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.
Özellikle Tur Abdin bölgesi, Süryani Hristiyanlığının dünyadaki en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Midyat çevresinde bulunan Mor Gabriel, Mor Yakup ve diğer manastırlar yüzyıllar boyunca yalnızca ibadet merkezi değil, aynı zamanda ilim ve kültür merkezleri olarak hizmet vermiştir.
Taş işçiliğiyle ünlü Midyat evleri ise Artuklu ve Osmanlı dönemlerinin mimari mirasını günümüze taşımaktadır. Sarı kalker taşından yapılan bu yapılar, Mezopotamya mimarisinin en zarif örnekleri arasında kabul edilir.
Osmanlı Belgelerinde Midyat
Osmanlı arşiv kayıtları incelendiğinde Midyat'ın bugünkü idarî önemine 19. yüzyılda kavuştuğu görülmektedir. Şer'iyye sicilleri ve muhasebe defterlerinde Midyat'ın başlangıçta küçük bir yerleşim yeri olduğu, ancak 1835 yılına doğru "kaza merkezi" olarak teşkilatlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Osmanlı yönetimi, Tur Abdin bölgesindeki geniş coğrafyada güvenliği sağlamak, vergi toplamak ve askerlik işlerini düzenlemek amacıyla Midyat'ı idarî merkez haline getirmiştir. Bu dönemde üç yüzü aşkın köyün Midyat'a bağlandığı kaydedilmektedir.
1869 tarihli Diyarbakır Vilayet Salnamesi'nde Midyat, Mardin Sancağı'nın önemli kazalarından biri olarak gösterilmektedir. Bu kayıtlar, Midyat'ın Osmanlı taşra teşkilatındaki yükselen konumunu açıkça ortaya koymaktadır.
Vakıf Medeniyeti ve Midyat
Osmanlı döneminde Midyat'ta camiler, medreseler, çeşmeler ve hayır kurumları vakıflar aracılığıyla ayakta tutulmuştur. Bölgede yaşayan Süryani cemaatinin manastırları da vakıf sistemi benzeri mülk düzenleriyle korunmuştur.
Şer'iyye sicilleri, Midyat'ta imamların, muhtarların, vakıf görevlilerinin ve yerel yöneticilerin faaliyetlerini ayrıntılı biçimde kayıt altına almaktadır. Bu kayıtlar, Osmanlı'nın bölgedeki sosyal hayatı düzenli şekilde takip ettiğini göstermektedir
Midyat'ın Kültürel Zenginliği
Midyat'ın en büyük zenginliği farklı kültürlerin yüzyıllarca birlikte yaşayabilmesidir. Süryanice, Arapça, Kürtçe ve Türkçe'nin aynı sokaklarda yankılandığı bu şehir, adeta yaşayan bir kültür müzesidir.
Telkâri sanatı, taş işçiliği, geleneksel konaklar ve manastırlar Midyat'ın kültürel kimliğini oluşturan temel unsurlardır. Özellikle gümüş telkâri ustalığı, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan önemli zanaatlar arasında yer almaktadır.
Sonuç
Evliya Çelebi'nin geçtiği yollar üzerinde bulunan Midyat, yalnızca bir yerleşim merkezi değil; Mezopotamya'nın hafızasını taşıyan bir medeniyet hazinesidir. Osmanlı arşiv belgeleri, Midyat'ın 19. yüzyılda bölgenin en önemli idarî merkezlerinden biri haline geldiğini gösterirken; taş konakları, manastırları ve vakıf eserleri bu kadim şehrin kültürel derinliğini ortaya koymaktadır.
Bugün Midyat sokaklarında yürüyen bir ziyaretçi, yalnızca taş yapılara değil; Asurlulardan Osmanlılara, Süryanilerden günümüz Türkiye'sine uzanan binlerce yıllık bir medeniyet hikâyesine tanıklık eder. Midyat, Evliya Çelebi'nin hayranlıkla izlediği Mezopotamya coğrafyasının yaşayan hafızası olmaya devam etmektedir.

MARDİN NUSAYBİN’DE BELGESEL TADINDA DEVRİ ALEM
Evliya Çelebi’nin İzinde Nusaybin ve Dara Antik Kenti: Vakıf Medeniyetinin Sınırdaki İzleri
Mezopotamya’nın kuzey kapılarından biri olan Nusaybin ve hemen yakınındaki Dara Antik Kenti, tarih boyunca medeniyetlerin kesiştiği önemli merkezlerden biri olmuştur. Roma ile Sasani İmparatorlukları arasında sınır şehri olan bu bölge, İslam fetihlerinden sonra ilim, ticaret ve vakıf medeniyetinin geliştiği önemli bir merkez hâline gelmiştir. XVII. yüzyılda bölgeyi ziyaret eden büyük Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Nusaybin hakkında değerli bilgiler vermiş, şehrin tarihî ve kültürel mirasını kayıt altına almıştır.
Evliya Çelebi’nin Nusaybin’e Bakışı
Evliya Çelebi, Nusaybin’i Diyarbakır Eyaleti’nin önemli şehirlerinden biri olarak anlatır. Şehrin bereketli topraklarından, bağ ve bahçelerinden, ticaret yolları üzerindeki stratejik konumundan övgüyle söz eder. Ona göre Nusaybin, Mezopotamya’nın verimli ovalarına açılan bir kapıdır.
Seyyah, şehrin çok eski bir yerleşim olduğunu vurgular ve geçmişinin Roma dönemlerine kadar uzandığını belirtir. Nusaybin’in surlarından, çarşılarından ve camilerinden bahsederken, burada farklı kültürlerin ve inançların yüzyıllar boyunca bir arada yaşadığını ifade eder.
Evliya Çelebi’nin tasvirlerinde dikkat çeken noktalardan biri de şehrin ilim merkezi kimliğidir. Nusaybin, özellikle erken dönemlerde Süryani ilim geleneğinin önemli merkezlerinden biri olmuş, daha sonra İslam medeniyetinin etkisiyle medreseler ve vakıf kurumlarıyla gelişmiştir.
Nusaybin’de Vakıf Medeniyeti
Osmanlı döneminde Nusaybin’de camiler, mescitler, medreseler, hanlar ve çeşmeler büyük ölçüde vakıflar aracılığıyla yaşatılmıştır. Vakıf sistemi, yalnızca ibadet mekânlarının değil, sosyal hayatın da temel taşıydı.
Şehirde kurulan vakıflar;
* Medreselerin giderlerini karşılıyor,
* Fakirlere yardım sağlıyor,
* Yolcuların konaklamasını destekliyor,
* Çeşme ve su yollarının bakımını üstleniyordu.
Nusaybin’in tarihî camileri etrafında gelişen vakıf teşkilatı, Osmanlı’nın sınır bölgelerinde uyguladığı sosyal dayanışma modelinin güzel örneklerinden birini oluşturmuştur.
Özellikle Zeynel Abidin Camii ve çevresindeki vakıf yapıları, bölgenin manevi hayatının merkezinde yer almıştır. Yüzyıllar boyunca vakıf gelirleri sayesinde camiler, medreseler ve hayır kurumları faaliyetlerini sürdürmüştür.
Dara Antik Kenti: Mezopotamya’nın Gizli Hazinesi
Nusaybin’e yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bulunan Dara Antik Kenti, Yukarı Mezopotamya’nın en önemli arkeolojik merkezlerinden biridir.
Roma İmparatoru Anastasius tarafından V. yüzyılın sonlarında Sasani sınırına karşı büyük bir askerî üs olarak kurulan Dara, kısa sürede bölgenin en güçlü şehirlerinden biri hâline gelmiştir.
Kentte bugün görülebilen;
* Kaya mezarları,
* Sarnıçlar,
* Su depoları,
* Nekropol alanları,
* Sur kalıntıları,
Roma mühendisliğinin ulaştığı seviyeyi gözler önüne sermektedir.
Özellikle devasa su sarnıçları ve yeraltı su sistemi, Mezopotamya’nın kurak ikliminde şehir yaşamını sürdürebilmek için geliştirilen ileri mühendislik çözümlerinin önemli örnekleri arasında yer almaktadır.
Evliya Çelebi ve Dara
Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde Dara’dan doğrudan ve ayrıntılı şekilde bahsedildiğine dair bilgiler sınırlıdır. Ancak seyyah, Nusaybin çevresindeki eski harabelerden ve kadim uygarlıkların izlerinden söz ederken bölgedeki tarihî kalıntılara dikkat çekmektedir.
XVII. yüzyılda Dara büyük ölçüde harabe hâlindeydi. Buna rağmen bölge halkı arasında eski Roma şehirlerine dair çeşitli rivayetlerin yaşadığı bilinmektedir. Evliya Çelebi’nin aktardığı bazı yerel anlatılar, Mezopotamya’nın kadim geçmişine duyulan halk hafızasının önemli örnekleri olarak değerlendirilebilir.
Nusaybin ve Dara’nın Ortak Mirası
Nusaybin ve Dara, farklı dönemlere ait iki büyük medeniyetin temsilcisidir.
Dara, Roma ve Bizans’ın askerî gücünü simgelerken; Nusaybin, İslam medeniyetinin ilim, vakıf ve şehir kültürünü temsil etmektedir.
Birinde taşlara işlenmiş mühendislik harikaları, diğerinde vakıflarla yaşatılan sosyal dayanışma kültürü bulunmaktadır. Bu iki merkez birlikte değerlendirildiğinde Mezopotamya’nın yalnızca savaşların değil, aynı zamanda ilmin, ticaretin ve medeniyet üretiminin de merkezi olduğu görülmektedir.
Sonuç
Evliya Çelebi’nin gözlemleri, Nusaybin’in Osmanlı dönemindeki canlı şehir hayatını ve vakıf medeniyetini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Dara Antik Kenti ise bölgenin Roma ve Bizans dönemlerinden kalan eşsiz bir miras olarak günümüze ulaşmıştır.
Bugün Nusaybin’in tarihî camileri, türbeleri ve vakıf eserleri ile Dara’nın görkemli kalıntıları birlikte değerlendirildiğinde, Mardin’in bu sınır bölgesinin binlerce yıllık medeniyet birikimini görmek mümkündür. Evliya Çelebi’nin izinde yapılan her yolculuk, Mezopotamya’nın derin tarihine açılan yeni bir kapı niteliğindedir.













